TaçMahal güneşin doğması ile birlikte belli bir an ve açıda yarısı
beyaz, yarısı pembe bir hal alıyordu. Tıpkı 350 yıldır ayakta dimdik
durduğu gibi bugün de öyle duruyordu.
Dün akşam üzeri bir ara otelin terasına çıkıp daha önce
uzaktan izlediğim Taç Mahal’i sabahın ilk ışığı ile birlikte gün
doğuşunda görmeye gittim. Aradaki fark filmde görmek ile kendi
gözlerimle görmek arası gibiydi. Otelin lobisinde saat altıda buluştuk.
Önceden ayarlanmış taksilerle Taç Mahal’e yakın bir otoparka oradan
akülerle çalışan arabalarla Taç Mahal’in girişine geldik. Uzun ve geniş
avluyu geçtikten sonra tüm haşmet ve görkemiyle anıtın karşısındaydım.
Anıt tam doğu ile batının ortasına inşa edilmişti. Yapılmış olduğu
yörenin mermeri ışık ve özellikle güneş ışığı ile farklı açılarda
farklı renge bürünürmüş. Önünde yer alan ince uzun havuz tam olarak
anıtı ortalamıştı. Güneşin doğması ile birlikte belli bir an ve açıda
anıtın yarısı beyaz, yarısı pembe bir hal alıyordu. Tıpkı 350 yıldır
ayakta dimdik durduğu gibi bugün de öyle duruyordu. Tek farkı bugün de
onu görmeye ilk defa gelen yabancıların hayret dolu bakışlarının
olmasıydı. Suların üzerine bile iki rengin yansıdığını söyleyen
rehberin ısrarlı göstermelerine rağmen ben o beyaz pembe farkını
göremedim. Rehber gördüğüne mi inanıyordu hakikatten görüyor muydu,
bilemeyeceğim. Ama İngilizce anlattığı kısa tarih bilgisini kesmek
zorunda hissettim kendimi. Merak ettim, acaba sil baştan yapıp en başa
dönüp anlatmaya başlayacak mı, yoksa lisana hakim bir şekilde bıraktığı
yerden devam mı edecekti? Hemen arkasından öğrendim ki İngilizce ana
diliymiş rehberin. Denemekte zarar yok değil mi?
Kahvaltı yapmak üzere otele geri döndüğümüzde turun parçası
olarak tekrar Taç Mahal’e gittik. Ve hikayenin tamamını dinleme fırsatı
buldum. Genelde saray olarak bilinen bu anıt aslında bir anıt mezar. Ve
en önemlisi Şah Cihan’ın karısına olan aşkını dile getirmek için
yaptırdığı sözü, bir rivayet. İşin aslı ölüm döşeğinde olan Begüm eşi
Şah Cihan’dan üç şey ister. Öncelikle tekrar evlenmemesini, sonra da
çocuklarına hem annelik hem de babalık yapmasını... Begüm en son olarak
da hem aşklarını tarihe geçirecek, hem de kocasına kendisini
hatırlatacak bir anıt yapmasını ister. Yani bu meşhur anıt sipariş
üzerine yapılıyor. Begüm isteklerini dile getirip ölüyor ve geriye
dördü erkek, ikisi kız altı çocuk bırakıyor. Alışılagelmişliğin dışında
üçüncü erkek çocuk diğer erkekleri öldürüp de başa geçince babasını
sürgüne Agra Kalesi’ne yolluyor. Yapımı 22 yıl süren anıt Shiraz’dan
gelen İshak Efendi tarafından İtalya’dan gelen ustalarla birlikte
bitirilince, Şah Cihan ölene kadar kalede hapis kalıyor ve hep anıtı
gözlüyor. Yaşlanınca ve gözleri bozulmaya başlayınca dış bükey kocaman
bir ayna sayesinde Taç Mahal’i seyretmeye devam ediyor.
Anıt çıkışında insanların çektiği, arkasında sepet ve iki
kişinin oturabileceği bisiklete binmek üzere fiyatı sorduğumuzda, yirmi
Rupi’den kapıyı açan adam kısa sürede “iki kişi on Rupi” fiyatına
teslim olmuştu. Etrafta yüzlerce aynı işi yapan vardı. Hafif rampalı
yolda kan revan içinde pedalları çevirirken adamın yarattığı rüzgar
sayesinde biz etrafı incelemekle meşgul oluyorduk. Yolda devenin
üzerinde bir yerli görünce bir an durduk ve resmini çektim. Devenin
üzerindeki adam deveyi aşağı doğru yatırdı ve bizlere elini uzattı.
Para istiyordu, zannedersiniz ki Hollywood’da yaşayan bir artistin
resmi çekildi. Vermedik. Otobüse varınca bisikleti kullanan adama
kıyamadım ve gözlerinin içine bakma riskini alıp ona yüz Rupi uzattım.
Topu topu iki dolara denk geliyordu. Gözlerindeki sevinç ve parıltıyı
iki dolara başka nerede alabilirdim ki? Adam mutlu, ben mutluydum.
Sömürgeci gibi hissetmemek adına vicdanımı biraz rahatlatmak için iki
dolarlık huzur satın almıştım, işin gerçeği bu. Dünyanın kaç yerinde
iki dolara bu huzur satın alınır ve böyle göz parıldar bilmiyorum.
Bileniniz varsa bana da söylesin.
Öğleden sonra Taç Mahal’de mermer işçiliğinin yapıldığı
fabrikaya gittik. Tam bir turist tuzağıydı. Düşündüm eskiden İstanbul’a
gelen Amerikalı turistler böyle mi hissederlerdi. Acaba halen gelip de
böyle hisseden var mı? Ama Hintlilerin öğrenmeleri belli ki bayağı
zaman alacaktı. Altı hafta işçilikle iki ustanın yapmış olduğu mermer
levha için, işçiliğin neredeyse bedava olduğu bir ülkede yaklaşık bir
asgari ücreti temel alarak, kafamda hesabını yapıverdim. Satıcı beş
mislini dolar olarak istedi.
Arada söylemeyi unuttum tüm otobüslerin üzerinde koskoca “turist”
tabelası konulmuş ve sözde yerliler bunu görünce saygı gösteriyor ve
ayak altında dolaşmıyorlar. Bana sorarsanız “kerizler geliyor” diye
megafonla yayın yapılsa daha az kazıklanırdık. Dükkana giren yirmi altı
kişinin hepsi elleri boş çıkmıştı. Pazarlık etmeye bile değecek fiyat
söylenmemişti. Ülke fakirdi, dükkanda çalışanlar vardı, paraya
ihtiyaçları vardı ve yirmi altı kişiyi elleri boş dışarı yollamışlardı.
Tavsiye edilen turistlerin kendi başlarına küçük dükkanlara güvenlik
açısından gitmemesiydi. Tabii ilk fırsatta denedik ve dükkan sahipleri
önceden bastırılmış kartları bize takdim ettiler, meğer tüm tur
rehberleri yüzde kırk indirim alıyorlarmış. Bu tip küçük dükkanlarda
açılış fiyatları diğerlerinden yüzde kırk daha az oluyormuş. Sonuçta
mermer ve işçi bolluğu olan bir ülkede ne satsalar işlerine yaramayacak
mıydı?...
Akşam olduğunda methini duyduğumuz Amar Villas Oteli’ne
bakmaya gittik. Otel yedi yıldızının her birini hak ediyordu.
Dışarıdaki fakirliğe rağmen içerisi görkemliydi... “Allah’a en yakın
olan ülkede” uyumak üzere odama gittiğimde saatler sabahın ikisini
gösteriyordu.
|
|
|
|